29 Eylül 2010 Çarşamba
KENDİME YENİ BİR BEN LAZIM DİYENLERE...
Ya da keyif veren şeyler azaldıysa hayatınızda yeni bir dönüm noktasına geldiğinizi işaret eder bu belirtiler.
Her kapatılan kahve fincanında hep aynı şeyi dilersiniz ya, ya da uykuya dalmadan önce edilen duaların başında gelen o dilek, hani olursa sizi heyecandan duvardan duvara çarpacak olan… İşte o bile artık sizin kılınızı kıpırdatamıyorsa bir dokunuşa ihtiyacınız var demektir. Sihirli bir dokunuşa…
Sizi mezarınızdan kaldırıp diriltecek güçte bir dokunuşa.
Bazen olur ya uzak bir sahil kasabasına gitmek istersiniz herkesten gizli. Oysa zaten bir sahil kasabasında alıyorsunuzdur soluğunuzu. Olsun. Ama uzak olsun. Hani uzun bir süre geri dönmek istemezsiniz belki de hiçbir zaman istemezsiniz, olur ya…
Gitmekle kalmak arasına sıkışan siz...
Gitmemezlik yapamazsınız ama sonra gelmemezlik de olmaz dedirten bir karmaşayla sıkışıp kalırsınız bu gelgitlere.
Geldiğiniz yerde ki siz gittiğiniz yerde ki size benzer mi hiç?
Kendime yeni bir ben lazım diyenlere…
Sihriniz bol olsun…
Keyfiniz de
7 Eylül 2010 Salı
KENDİNİ GERÇEKLEŞTİREN İNSAN
Bir sosyal paylaşım sitesinde, Eyvah Necdet karakteri adına açılmış bir hesaptan alınmış cümleler bunlar. Okuduğumda yüzümde beliren bir gülümsemeyle birlikte hafif bir rahatsızlık barındı hücrelerimde. Birazdan geleceğim bu rahatsızlık mevzuna.
Eyvah Necdet’i bilmeyen yoktur. Bir zamanların unutulmaz dizisi, “Bir Demet Tiyatro”da mahallenin bıçkın delikanlısı Mükremin Çıtır’la, herkesin sabrını zorlayan Laz bakkal amcayla, algılarına müebbet hapis cezası verilmiş saf Telviye teyzeyle, Mükremin aşığı Feriştahla, tıfıl Fıdılla ve nice başarılı karakterle birlikte yer almıştır, hayvan sever Eyvah Necdet. Hayvanlarla ilgili bu tarz garip ama düşündürücü sözleriyle hatırlanır Necdet.
Kısa bir hatırlatmadan sonra, bana rahatsızlık veren jaguar mevzuna gelelim.
Bu aralar sanki emniyet teşkilatında, sorguda çalışan bir polis memuru gibi hissediyorum kendimi. Ruhumda var olan irdeleme gücüm katbekat artmakta. Sorgu sual arttıkça da hem zihin yoruluyor hem de daha bi’ depresif oluyor insan. Bir de sorgulanan kişi kendinsen ve aynı zamanda da sıkı bir sorgucuysan yandın. “Ne kadar az şey bilirsen o kadar mutlusun,”sözü gerçekten doğruluyor kendini bu durumda.
Rahatsız bir insan olarak, Jaguarla ilgili bu yazıyı okuduğumda da, bi’ sıkıntı kapladı içimi. Çevreme bakındım ama önce kendime baktım. Ben de bile bir imaj kaygısının var olduğunun farkına vardım.”Ben bile” derken, “Önce kendin ol kardeşim. Yaftalama kendini, kimseyi. Medyanın bizim için uydurduğu tüketim kandırmacasına düşme” diye martaval okuyan “ben”i kastettim.
Bu konuyla dolaylı olarak bağlantısı olan, Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi piramidinden bahsedeceğim biraz. Hümanist psikolojinin kurucularından olan Maslow, bireyin kişilik gelişiminde, piramidin alt kısmında temel gereksinimleri, üst kısmında ise üst düzey gereksinimleri olduğunu söyler.

Kişilik kategorileri kendi aralarında bir dizilim oluştururlar ve her ihtiyaç kategorisine bir kişilik gelişme düzeyi karşılık gelir. Birey, bir kategorideki ihtiyaçları tam olarak gideremeden bir üst düzeydeki ihtiyaç kategorisine, dolayısıyla kişilik gelişme düzeyine geçemez. Lakin Maslow amcamızın bu kuralı her zaman ve her insanda aynı işlemez. Aslında dönüp çevremize baktığımız zaman pek az “kendini gerçekleştirmiş” yani bu piramidin hepsini yemiş yutmuş, sonra bir bütün olarak çıkarıp kendi hayatına monte edebilmiş insan görüyoruz. Sonra da dönüp “Hayır, bu da mı insan? Bu insansa diğerleri nedir? “ diye garip monologlar kuruyoruz içimizde.
Bir başka deyişle, gerçek bir jaguar edasıyla, imaj kaygısı gütmeden nefesini alabilen, gereksiz egolarından sıyrılmış yahut bu egoları olumlu aktivitelerle kimseye zarar vermeden, gidermiş canlıya kendini gerçekleştirmiş insan diyoruz. Bu durumda, jaguarlar da mı kendini gerçekleştirmiş canlı kategorisinde yer alıyorlar diye sormayın sakın yoksa mevzu uzar, araştırma büyür ve toparlanması imkânsız saçma bir hal alır. Neyse…
Modern dünyanın, doğallığı yok eden, modern bir maskesi bu imaj dediğimiz şey. Boyalı kişiliklerden ibaret hemen hemen herkes, kendimiz bile. Sahip olduğumuz blackberry, eğlenmek için gittiğimiz şehrin en popüler mekânı, jaguar marka arabamız, alışveriş yaptığımız markalar bizim imajımız. O elbiseler içinde ki yüreğimizin, fikrimizin, ruhumuzun kimse farkında değil. Farkında olan da zaten 3-5 kişi.
Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisine inat, bizler daha tamamlayamadan genel ihtiyaçlarımızı, hayat standardımızı daha yükseklere çıkarmak için, doğamızdan uzaklaştırılıyoruz. Bilinç düzeyini yüksek tutmak gerek yoksa imaj kaygımız hep güncel kalacak.
Kendim gibi olduğum zamanları özlüyorum bazen. Bu farkındalığın sunmuş olduğu bir başkalaşım ya da mecbur kıldığı. Su boyumuzu aşmadan, ayaklarımızın yeniden toprağı hissetmesi gerek!
Elif Şafak’tan, Şems’in 23. kuralı der ki…
… Şu hayatta ne yaparsak yapalım, niyetimizdir farkı yaratan, suret ile yaftalar değil!
3 Eylül 2010 Cuma
AŞK ŞERİATI
Ayrımlar ayrımları doğurur.
Aşk'ın hiçbir sıfat ve tamlamaya ihtiyacı yoktur.
Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde ya da dışındasındır, hasretinde…
Elif Şafak
Elif Şafak'ın “Aşk” adlı romanından bir alıntı… Tam 1 sene önce, tüm cümlelerini zihnime kazıyarak okuduğum ve o kitapla geçirdiğim dakikaların sona ermesini geciktirmek için, kitabı her elime alışımda sadece birkaç sayfasını okuyup bıraktığım, sonra gözlerimi kapatıp, o cümlelerin zihnimde ki dans edişlerine eşlik ettiğim kitap… Önceleri ben de herkes gibi gerçekten, Şems-i Tebriz'in kurallarından biri olduğunu sanıyordum bu cümlelerin lakin birkaç google araştırmasından sonra Elif Şafak'ın çeşitli Sufi kaynaklardan devşirip kitaba yerleştirdiğini öğrendim bu 40 kuralı. Ama sonuç başarılı, bu değerleri bize anımsatıp, bu denli güzel bir anlatımla yüreğimize işlediği için teşekkürler Elif Hanım'a.
Yürümek kafidir... belki de durup beklemek de yeter...
Yeter ki zarar vermeden barınsın bünyede, gidecekse de aşkının şiddetine yenik düşüp, çelme takıp, kaçmadan...
Ne az hissettirsin aşkı, ne de gereğinden çokkk !
Herşey kararında olsun dileğim...
Elvan Karanfil
ARTniyetli,HOŞ BEŞ NİYETLİ,İYİ NİYETLİ HAYALLER...
* 12 Eylül Referandumundan hayır çıksın istiyorum.
* Mümkünse yılın 7 ayını ilkbahar, 3 ayını sonbahar ve 2 ayını da kış mevsimi olarak geçirmek istiyorum.
* Alaçatı'da, geçen seneye kadar surf okullarının dizinin dibinde olan Babylon'un, yine orada olmasını istemekle kalmayıp, orada daimi bir bohem hayatı geçirme hayalleri içindeyim.Her gün,minderlerin üzerinde, gün batımını denizin mavisiyle birleştirip bu huzuru Cafe Del Mar ve Loung müzikle şereflendirmek istiyorum. Ayrıca elimde de hiç bitmeyen bir Mojito bardağı olsun istiyorum.
* Arkadaşım, kardeşim Recep'in öğretmen olmasını istiyorum ama atanıp gitsin istemiyorum.
* Lemur hayvanım olsun istiyorum.Onu besleyip büyütmek, yemeyip yedirmek, giymeyip giydirmek, ayağımda sallayıp uyutmak istiyorum.O benim çocuğum olsun istiyorum.
* Elimde fotoğraf makinem, kulağımda müziğim, sabahtan akşama yürüyüp, fotoğraf çekmek istiyorum. (Mümkünse bayıltan sıcaklar geçince!)
* Biri bana artık dur desin istiyorum.Yoksa bu kadar fevkaladenin fevkinde hayal bünyeme ağır gelebilir. Balatalarımı yakıp dengemi bozup beni savurabilir.
* BİTTİ
11 Ağustos 2010 Çarşamba
ZİHİN VE YÜREK KAPIŞMASINDA HEP YÜREĞİ KAZANANLARIZ BİZ VE BU YÜZDEN HEP YÜREĞİ ACIYANLARIZ!
Öyle sağdıktık kurallara.
***
Şimdi aşkımız kayıp giderken ardından dua edenleriz.
Öyle bağlıyız yazgımıza.
***
Gözleri nemli, kalbi tetikte, Zihni küskün, ruhu hasta
Erişkinler olduk biz.
***
Çocukluğumuzda ki cahil cesaretimize inat, bilmediği sokaklarda kaybolmaktan
korkanlar olduk biz
***
Korktuğu hep başına gelenleriz biz.
***
Zihin ve yürek kapışmasında hep yüreği kazananlardanız biz...
Ve bu yüzden hep yüreği acıyanlardanız!
***
Öyle çok yapmışızdır ki aynı hatayı, aynı algısal salaklıkla...
Ama uslanmaz ruhumuz, ne olacağını adı gibi biliyor olsa da fütursuzca rahatta ve
salakta devam eder soluk almaya.
***
Her ne kadar "evrene ne gönderirsen karşılığında onu alırsın" gibi Kuantum zırvalıklarına inanmıyor gibi görünse de, gizli saklı, çıkmaz sokaklarında,
bir inancı vardır.
Bu yüzden her defasında aynı teraneyi yer, aynı moka batar. Aynı hataya düşer.
***
Ama riski sever.
***
Risk sonrası yerle yeksan olmuşsa hayalleri, bilir kırıkları tek tek toplamayı.
Sonra yapıştırmasını da iyi bilir hepsini.
Eski özüne kavuşması için, kırıklı hayallerin içine bir tutam bal katıp,
eski tadını verirken, aynı zamanda eski sağlamlığına kavuşturur yapışkanıyla.
***
Düşmek kaçınılmazsa şayet, nasıl düşmesi gerektiğini de bilir…
Uf olan yaralarını ıslık çala çala üfleyerek soğutur.
***
Zihninde ki “Nereye gitmekte bu beden?” sorusuna aldırış etmeden,
hiç tanımadığı ruhlarda kaybolmaktan yorulmayanlarız biz.
***
Yine yeni yeniden hiç bilmediği sokaklarda cahil cesaretiyle aldığı riskin
heyecanını taşıyan
küçük çocuklarız biz.
***
Her defasında, yeni bir oyun için, yüreğinde kıpırtı duyan
ve kendini başlat düğmesine basmaktan alı koyamayan,
uslanmaz yaramaz,
erişkinleriz biz.
***
“Korkarak yaşıyorsan, sadece hayatı seyredersin”e inanlarız biz.
***
Biz
Zihin ve yürek kapışmasında her zaman yüreği kazananlarız…
Ve bu yüzden hep hayatı yakalayanlarız!
5 Ağustos 2010 Perşembe
SİVRİSİNEKLER ÖLSÜN İSTİYORUM

Hayatımda gördüğüm en sinsi mahlûkattır şu sivrisinekler. Kaşla göz arasında, çaktırmadan emip kaçıyorlar kanımızı, bu şerefsizler. Tatlı tatlı kaşıntısı da sonradan çıkıyor. Tüm gece em em, hayvan çatlamıyor da orta yerinden yahu. Hayır, artık senin kanını taşıdığından duygusal bir bağ oluşuyor aranda, vurup patlatamıyorsun duvara. Hem patlatsan ortalık kan revan olacak, öyle böyle emmiyorlar çünkü. Her yerimiz kaşımaktan yara bere. Of pof afra tafra… Sivrisinekler ölsün istiyorum.
FAZLA KAPATMA KAPILARINI
Biz böylesi bir kalabalık içinde, var olan yalnızlığımızın keyfini çıkarırken, farkındalık düzeyimizin ani yükselmesi sonucu, iç huzurumuzu terk edip, o gece tüm masaların el ele göz göze âşık çiftlerle dolu olduğunu görüp, hafif bir hayıflanma durumu yaşadık. Sanırım 3 tane hemcinsin gidebileceği en yanlış mekânlardan birini seçmiştik o gece.
Hal böyle olunca sıkı bir tartışma konusunun bizi beklediği gözlerimizde ki ifadelerden apaçık belli oluyordu. Bu zamana kadar çokça sohbete konu olan erkek-kadın ilişkilerinin bir yenisi daha o geceye damgasını vurdu. O tarihlerde medeni hali iki bekâr, bir nişanlı olan bu üç kafadarın ortak paydası, “cesaretten yoksun, fedakârlık kelimesini henüz lügatine yerleştirememiş korkak erkek modellerinin gün geçtikçe çoğalması” konusuydu.
Nereye baksak, kimle konuşsak, Behlül karakteriyle sarsılmış yorgun, bitkin bir Bihter’e çarpıyoruz şu sıralar. Bu kadınların Bihter’den farkı, silahı göğüslerine dayayıp intihar etmek yerine, etraflarında ördükleri surları yükseltmek oluyor.
Ve Şebnem Ferah’ın, “Çakıl Taşları” şarkısında dediği gibi
“ Altında ağ olmadan yerden yükseldin mi?
Tam zevkine varmışken, birden yere düştün mü? “
Mısralarında ki durumu birebir yaşayan bu kadınların, ayakları toprağı hissettiği vakit, gidebildikleri son nokta yüreklerinin kilitli sur kapıları oluyor ne yazık ki.
Gurur kanserine yakalanmış bu kadınlar, ne kadar seviyor olsalar da, üstelik aşklarından öleceklerini bile bilseler, çekip gitmeyi tercih edenlerdir. Kendi ellerini sıkı sıkı tutamayan o elleri bırakıp gidebilecek kadar cesaret yüklü ve güçlü insanlardır onlar. Üstelik her şeyi yapabilecek o gücü, içsel donanımlarından alırlar ve geliştirmiş oldukları karakterleri, işte zayıf düştükleri o anlarda devreye girip, her şeyin üstesinden gelebilecek o inancı onlara yaşatırlar.
Bir serinleme sürecine girmek gerek bu durumlarda. Kalbe tatil verip, fokur fokur kaynayan o mekânın biraz soğumasını sağlamak lazım. Bir müddet o iç sesi dinlemek, ruhu dinlendirmek, hayatı akışına bırakmak şart olur. Tabii ördüğünüz o surlar, sizin üzerinize yıkılmadan, o kapıyı birinin açıp girmesine de yeniden izin vermek gerek bir süre sonra. Zira hayat tüm heyecanıyla devam ediyor.
28 Temmuz 2010 Çarşamba
İŞSİZLİKTE SON NOKTA
Hayır, bu kız neden kendini şans oyunlarına verdi diye soran olacaktır muhakkak. Şöyle açıklayayım efendim. Tabii ki de İŞSİZLİK. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre ülkemin 3 milyon 71 bin insanı işsiz. Dediklerine göre, geçen sene ki oranlara göre 547 bin kişi kadar bir azalma söz konusuymuş, daaaa ben niye göremiyorum acaba hala o azalmayı. Geçen sene işsiz olan tüm arkadaşlarım hala işsiz. Acaba bizde mi bir iş yok diye geçiriyorum içimden ama düşündüğümde arkadaşlarımın hepsi de yaşlarına ve iş tecrübelerine göre gayet donanımlı, kendilerini geliştirmeye açık insanlar. Nasıl oluyor da şans bu tanımadığım 547 bin kişinin kapısını çalıyor?
Zaten bundan sonra, kapıyı çalarak gelip hayatımızın ortasına yerleşecek şans bizi kesmez, bize, “işteee buradayım” nidasıyla paldır küldür kapıyı kırıp, emrivaki yapacak yüzsüz bir şans gerekli ki bu yüzsüzlüğe can kurban.
Böyle kapıyı bir tekmeyle devirip bizi Adile Naşit şefkatiyle kucaklayacak şansın, bizi bulma ihtimali çok düşük bir olasılık olduğundan, biz bedeviler bir de şans oyunlarında arayalım dedik bu umudu. Belki biz de bir gün, tek işi “babasından kalma gayrimenkullerin kirasını toplamak olan” o insanlar kervanına katılıp “hoşbeş boşleş” bir hayat sürebiliriz. Zaten “sayısaldan parayı bulduğun gün bırakacağın iş, mesleğin değildir” felsefesiyle yaşayan bizler için bu felsefe, bu ülke şartlarında sadece boş bir söylemden ibarettir. Bu yüzden yapmaktan çok da hoşlanmadığımız ruhsal tatminkârlıklara gebe kaldığımız mesleklerle yaşamaktansa en azından hoşbeş boşleş bir hayatın hayalleriyle devletin bizim gibi hayalperest insanlar için uyguladığı umut vergisini vermeye başlayacağım ben de.
Tabii bu sevda fazla sürmez, cepte paralar suyunu çekmeye başladığı vakit ki işsiz insanlar için bu süre göz açıp kapatıncaya kadar gelir, ben de normal hayat belirtileri görülmeye başlanacaktır. Haydi, hayırlısı bakalım.
22 Temmuz 2010 Perşembe
KİM GALİP ?

Eskiden küçük şeylerle mutlu olurduk. Ellerimiz küçüktü, gözlerimiz küçüktü, dudaklarımız küçüktü, kurduğumuz cümleler devrik olsa bile, onlar da küçüktü. Annemizin bir bakışı mutlu ederdi bizi ya da işten eve gelen babamızın cebinde ki bir çikolata. Yani mutlu olmak için büyük şeylere ihtiyacımız yoktu; çünkü çocuktuk eskiden.
“Uf olurdu” canımız yandığında, yüreğimiz acımazdı istediğimiz bir oyuncak alınmadığında. Üzüntülerimiz bile küçüktü, çünkü çocuktuk eskiden.
Amansız bir hastalık gibi fark etmeden bizi kemiren, çocukken nasıl geçtiğini anlamadığımız, şimdi ise geçmesin diye dua ettiğimiz bir zaman kavramı yoktu. O zamanlar, yatcaz kalkcaz yatcaz kalkcaz anneannemize gidecektik, oysa şimdi bir koşu bandının üzerinden izliyoruz, kayıp giden zamanı. Ne kadar arttırsak da tempomuzu, adım sayımız ne kadar fazlalaşsa da biz hep aynı yerden izliyoruz. Hep katılımcısıymış gibi göründüğümüz hayatımızın aslında zamana mağlup izleyicileri miyiz?
Küçük mutluluklarımız yok artık. Babamızın cebinde ki çikolatalar da ve yüzümüzde ki huzurlu tebessümle oynadığımız oyuncaklarımız da. Çünkü şimdi biz zamanın avucunda küçülmüş birer oyuncak olduk. Rüzgâr nereye savuruyorsa orada buluyoruz kendimizi. Çocukluğumuzda hoyratça savurduğumuz zaman şimdi fütursuzca öcünü alıyor sanki bizden. Yitirilen her saniye eksiltiyor ömrümüzden bir soluğumuzu daha. Eksildikçe nefesimiz, ruhumuz telafi olsun diye bir yenisini ekleyebiliyor mu paylaşımlarına?
Babam ve Oğlum filminin fragmanında geçen bir soru takılıyor şu ara zihnime. “İnsanlar büyüdükçe hayalleri küçülür mü?” İnsanın büyüdükçe kendini daha iyi tanıması ve sınırlarını öğrenmesinin bir sonucu bu sanırım. Reel dünyanın dışına taşamayan insanların teorisi bu, “hayal kurmak çocukça bir şeydir” lafı. Ne yazık ki bunu öğreniyoruz, öğretiliyoruz, büyüdükçe hayallerimiz bile mütevazıleşiyor. Oysa olgunlaştıkça, yaşadıkça, ufkun genişledikçe daha fazlasını istemelisin, daha geniş bir hayal penceren olmalı. İstediğini elde etme gücünü, kendinde daha fazla bulmalısın.
Zamanla ömrünüzün duvarlından bir tuğla mı eksiliyor, yoksa bir yenisini mi ekliyorsunuz o inşaata?
Kim galip?
Zaman mı, siz mi?
14 Temmuz 2010 Çarşamba
OTOSTOP YAPMAK BİR HAYAT TARZIDIR
Bastıran sıcaklar insanlar üzerinde çifte kavrulmuş lokum hissi uyandırmaya başlayınca, İzmir insanı için kendini her hafta sonu bir sahil kasabasının plajına atmak farz olur. Bazıları kendi araçlarıyla savrulurken bir yerlere, kimileri de toplu taşıma araçlarını kullanırlar ve bazı eğlence düşkünü maceraperest insanlar da otostop yaparak bu emellerine ulaşırlar.
Bilinmesi gereklidir ki, otostop yapmak bir hayat tarzıdır. Bir kez bu keyfi tattıysanız, kendi aracınız olsa dahi onu evin önünde yalnızlığına terk eder ve yeni insanlarla tanışmak için bu serüvene atılırsınız. “Alışmış kudurmuştan beterdir” atasözü sanki otostop tutkunları için söylenmiştir. Sizi alan otostopçu dostu insanların zihinsel yapıları, sizinki gibi işlediğinden, geyik potansiyeli yüksek, matrak bir yolculuk sizi bekliyor olacaktır. Hele ki iş sahibi olmuş göbekli, kel, koca koca amcaların ya da ununu elemiş, eleğini asmış teyzelerin bu kadar fırlama muhabbetlerine önce şaşırıp sonra kendinizin de ileride böyle olacağınızı tahmin edip, içselleştirirsiniz bu durumu. Tabii otostop çekmenin de bir adab-ı muaşereti vardır. Bu yüzden, bugün benden otostop heveslisi insanlara birkaç tavsiye olacak.
Otostopun altın kuralları
•Öncelikle otostop çekilecek kavşak ve yol kenarı iyi belirlenmeli zira gitmek istediğiniz yere kuş uçmaz kervan geçmez bir sapaktan asla gidemezsiniz. Bir de üstüne kurda kuşa yem olur, gazetelerin de 3. sayfalarına haber olursunuz vallaha. Aman diyeyim
•Otostop çekenler eğer bir grupsa, grup içerisinde “yok bizi buradan kimse almaz, hayatta gidemeyiz” gibi negatif düşüncelere sahip olan bireyler varsa hemen gruptan uzaklaştırılmalı ya da baskı, zorlama, darpla pozitif düşünmeye itilmeli. Zira “İnanırsak olur bence” sözü temel düşünce yapınız olmalı.
•Kesinlikle ve kesinlikle ısrarcı olunmalıdır. Boş koltukları olduğu halde sizi almayıp bir de üstüne garip garip hareketler yapan şoförler ve camdan sarkıp size el sallamak suretiyle saçma sapan gülümseyen yan koltuk oturucuları kesinlikle sizin kararlılığınızı bozmamalı. Eğer hemen ardından bir araç durup sizi almışsa, şoföre gaz verilerek, önde ki arabanın geçmesi sağlanır. Bu geçiş esnasında onuru zedelenen otostopçu, bu insanlara her türlü hareketi yapmakta serbesttir efendim. Zira böyle masum ve küçük intikamlar otostop insanları için rahatlatıcı bir terapi gibidir ve kimseye de bir zararı yoktur.
•Zaman kavramını unutun bir kere. Eğer amatörseniz bu iş biraz uzayabilir. Her zevkin bir cefası vardır muhakkak. Sabırlı olunmalı, varmak istenen saat biraz ileriye kaydırılmalıdır.
•Farklı yöntem ve teknikler kullanılmalı. Eğer sadece başparmak yetersiz kaldıysa, hafif sıçramalar yapılarak şen çocuk edalarına bürünülmeli. Öyle kazık yutmuş gibi, hiçbir jest, mimik olmadan sadece başparmak havada durmanın hiçbir cazibesi yoktur. İyi bir otostopçu, birinin kendini almasını öylece beklemez. Gel beni al mesajını vermelidir.
•Eğer yukarıda ki imajı çizmeyi beceremediyseniz hemen en etkili stratejilerden biri olan şu taktiğe geçilir. Sürücülerin gözlerinin içine “ babam yok benim” bakışları fırlatılmak suretiyle, arabanın içindeki yolcuları vicdan muhakemesi yapmaya itmelisiniz ki sizi almadıkları için kendilerini kötü hissetmelerini sağlayabilesiniz. Emin olun çok fazla yol almadan hemen bir u dönüşüyle gerisin geriye sizi almaya döneceklerdir.
•Ve oldu, bütün bu çabalar sonucunda sizi de alan birileri oldu. Artık ortamın havasını belirlemek size kalmıştır, eğer esprili bir yapınız varsa ki zaten otostopçu dediğin öyle olmalıdır, türlü komiklikler ve şakalarla şoför rahatlatılmalı, ne iyi yaptım da bu çocukları aldım, bak güle oynaya bir yolculuk yapıyorum gibi iç sesleri uyandırılmalıdır.
Sergilemiş olduğunuz mükemmel iletişim, hal ve tavırlarla, sizi sempatik bulan şoförün kendi güzergâhı üzerinde olmasa bile, sizi gideceğiniz yerin kapısına kadar bırakması olasıdır. Hatta sizi o kadar sevmiştir ki kartvizitlerinizi değiş tokuş yapma teklifinde bulunur.” Benim böyle eğlenceli bir arkadaş grubum yok” bakışları fırlatmanın sırası ona gelmiştir şimdi. Başka zamanlarda da görüşme talebinde bulunması mümkündür. Hatta ve hatta bir sonra ki hafta sonu için sizi gideceğiniz yere bırakma konusunda ısrarcı bile olabilirler.
Ayrıca benzin ya da otobüs paranız cebinize kalırken maddi açıdan da kazanç sağlamış olursunuz. Ne de olsa devir ekonomi devridir arkadaşlar. Ama en önemli kazanç tabii ki hazinenize yeni bir hikâye eklemek olur. Arkadaş toplantıları da bu hikâyelerle süslü sohbetlere ve keyifli dakikalara dönüşür.
Tüm otostopçulara ve otostopçunun dostu insanlara, eğlenceli serüvenler, bol kahkahalı yolculuklar dilerim.
9 Temmuz 2010 Cuma
SICAK VE ÇARESLİK
Hazır buzdolabından bahsetmişken şunu da eklemeden edemeyeceğim. Şu ara iştahımda bir maşallah durumu söz konusu. Elim sürekli o beyaz dikdörtgen şeklinde ki makineye gidip gidip duruyor, Allahtan duruyor yoksa soyadımda ki o son hece yakında bana hitap eder olacak. Eyvah eyvah…
İştah sorunu yaşayan herkese gani gani sabır ve irade dilerken, sıcaktan bunalmış güneş sevmez insanlara da, sonbahar için Allah kavuştursun dileğinde bulunduktan sonra huzurlarınızdan ayrılıyorum efendim. İyi hafta sonları.
KPSS NEDİR ?
1999’dan itibaren devletin kendi verdiği diplomaya güvenmeyip, yeni alacağı öğretmenleri başka öğretmenler tarafından ölçme, biçme, kesme, yapıştırma sonra hopp tekrar birleştirme suretiyle seçtiği, ezbere dayalı, lanet edilesi bir sınavdır.
Eğitim bilimleri konu alanında “kendini gerçekleştiren kehanet, öğrenilmiş çaresizlik, vee diyagramı, balık kılçığı, altı şapkalı düşünme tekniği vb..” gibi ilginç yaklaşımların mevzu bahis edildiği garip bir sınavdır.Ayrıca öğretmen olduğunuz da bu yaklaşımlar birkaç kez denenir lakin işe yaramadığı anlaşılınca, shift + del yapılarak, zihinden geri dönüşüm kutusuna atılmadan silinir.
Öğretmenlere, ölçme ve değerlendirme dersi adı altında, “ölçmek istediğiniz amaca uygun sınav nasıl yapılır, güvenilir bir sınavın özellikleri nelerdir, değerlendirme yaparken dikkat edilecek hususlar” gibi yeterlilikler kazandırmayı amaçlayan bu sınavın, ölçme ve değerlendirmeyle uzaktan yakından alakası olmadığı da gözlenmiştir.
Uzun lafın kısası dünyanın en haksız sınavlarından biridir bu kpss, çünkü aynı sınavda, aynı sorulara, aynı sürede en çok doğru yanıtı verenlerin değil vermeyenlerin atandığı bir sınavdır. Örneğin bir müzik öğretmeni 58 puanla atanırken, biyoloji öğretmeni 83 puanla zar zor atanıyor. Ya da okul öncesi öğretmeni çok fazla çalışmasına gerek kalmadan aldığı 54-55 puanla atanırken bir fen bilgisi, matematik, kimya öğretmeni Türkiye’nin en ücra köşelerine atanabilmek için gece gündüz çalışıp 85 puanı almaya çabalıyor.
Ne yazık ki iyi bir öğretmen olmak şart değildir, ya da branşınızda ne kadar yeterli olduğunuzun da bir önemi yoktur bu ülkede. Çocuklarımızı belki de hiçbir öğretmenlik vasfı olmayan, sadece sınavdan yüksek not alıp atanmış öğretmenlere emanet edeceğiz. Gelişmekte olan diye nitelendirdiğimiz ülkemiz de hep yerli yerinde kalacak, hep kendini kandıracaktır.
10-11 Temmuzda yapılacak olan Kpss sınavında, bu sistemin çöküntüsü içinde savrulmaktan yorulmuş, tüm potansiyeline rağmen sadece hayatlarını garanti altına almak için, yalnızca adı tercih olan ve bu zorunlu tercihe ellerinde diplomaları olduğu halde itilen bütün meslektaşlarıma başarılar dilerim. Sırf birileri tarafından sıralanabilmek adına yarıştığımız bu sınavda hepimize kolay gelsin arkadaşlar.
AFRA TAFRA
Gözleri yaşlı daha kaç babanın,“Vatan sağ olsun” diyen acısına şahit olacağız. Daha kaç kardeşimiz, abimiz, arkadaşımız hain pusulara düşürülerek şehit edilecek, kaç insan mayın tarlalarında yok olacak?
Keşke Müslüman Filistin halkı için “van minut” diyerek onların kahramanı olan Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı, kendi ülkesi için “askerlik yan gelip yatma yeri değildir” gibi talihsiz cümleler kurmak yerine, kendi Müslüman askerleri için de bir “van minut” açılımı yaparak, pkk’yı besleyenlere karşı tepki gösterseydi de kendi ülkesinin kahramanı olsaydı.
Gazze’ye, yardım için çıktıkları yolculukta, İsrail tarafından öldürülen insanlar için meydanlara dökülüp protesto eden yurdumun insanları, keşke bu sefer de kendi ülkesinin evlatları için sokaklara aksalardı.
Binlerce şehit verilmesine neden olan bu teröristlerin tam destekçisi Barzani heyeti,
çok değil daha Haziran ayının başında hükümet tarafından paşalar gibi ağırlanmadı mı?
Bir dönem pkk tarafından kaçırılan 8 askerimizin alınmaya gittiği sırada, o pkk teröristlerinin denetlemesini yapan, ellerini sıkıp tebrik eden Kerim Sincari de bu heyetin içinde değil miydi?
Açılıp saçılmakla ve bu açılımlara yandaş aramak için sanatçılara, gazetecilere sabah kahvaltıları verip, sahte samimi pozlar vererek halk üzerinde sempati kazanmaya çalışmakla olmuyormuş demek ki.
Olay yerine gidip de siperlerde diz çökerek fotoğraf çektirmek de nedir. Diz çökeceksen ya fotoğrafı çektirmeyeceksin, fotoğraf çektireceksen de Mustafa Kemal Atatürk gibi dimdik ayakta, kendinden emin duracaksın bir Başbakana yakışır biçimde. Gerçi bu hükümet alışık birilerine diz çökmeye. Dün Taliba’nın dizleri dibinde çömelmişti, bugün pkk’ya diz çöktü, yarına Allah kerim!
Meğer güneş doğudan batıyormuş da bizler fark etmiyormuşuz. Farkına varmak için de illaki böyle canımızın yanması gerekiyormuş da anlamıyormuşuz. Devlet büyüklerimiz gizli kapılar ardına kapanıp sonra her çıktıklarında “ tamam bu sefer kararlıyız, bitiriyoruz” gibi açıklamalar yaptıklarında uyutuluyormuşuz. Bir kaç gün sonra birileri gündemi değiştirdiğinde unutuyormuşuz tüm olanları. Sonra yeniden başka birileri düğmeye basıp başlatınca terör olaylarını dejavu yaşayıp hatırlıyormuşuz. Sonra yeniden yeniden yeniden… Hep aynı terane. Hep aynı kısır döngü. Muşuz muşuz muşuz.. Bir de bakmışız bizler yokmuşuz..
24 Haziran 2010 Perşembe
UYUYAKALMANIN VERDİĞİ HAYAL KIKIRKLIĞI
En son kim için, ne dilediğimi sabah uyandığımda anımsadım. Ne büyük bir hayal kırıklığı! Hayır, güleyim mi ağlayayım mı bilemedim. Umarım sevenim ve dua edenim boldur
Önemli olan dileklerim dışında, eften püften, hani olsa fena olmaz dediğim, istek listemin alt sıralarında yer alan bazı maddeler ise şöyle efendim;
1- Rejim yapmak için mental hazırlık aşamasındayım zira zihnimi ikna etmem epey zor olacak bu ottan moktan yeni hayata. Tanrım bana 5 kiloluk bir azim ver. Âmin.
2- Her şeyi unutan bir hafıza değil; unutmak istediklerimi hatırlayıp, hatırlamak istediklerimi de unutan bir hafıza da değil istediğim.. Çok karıştı ya, neyse Allah’ım sen hayırlısını verirsin zaten. Âmin.
3- Tanrım, bilincinin her daim açık olmasını isteyen, bu hafif ruh hastası ve heyecanlı kuluna, günlerini 2-3 saatlik uykuyla geçirmesini sağlayacak bir bünye nasip et inşallah.
4- Küçük Kadınlar ne zaman büyüyecek Allah’ım, lütfen büyüsünler bir an önce de dizi bitsin. Zaping sırasında karşılaştığım fragmanları bile azap veriyor.
5- Evet, biliyorum biraz garip olacak ama lounge müzik yapan vuvuzela korosu kurulsun istiyorum. Engel olamıyorum, n’apayım, istiyorum.
6- Hayattan kopulan 42dk’yı bize anımsatan “PREVIOUSLY ON LOST” sözcük öbeğinin yine gündemimize girmesi, Lost dizisinin devam etmesi için dizinin o muhteşem 2 senaristini bir dürter misin Allah’ım? (Ayrıca finali hiç beğenmediğimi de belirtmek isterim)
7- Belli bir yaş döneminde kazanması gereken başarı duygusunu tatmamış ve bu kritik dönemi doğru düzgün atlatamadığı için yetişkin zamanlarında egoları tavan yapmış insanlarla beni mümkün olduğunca az karşılaştır Tanrım, mümkünse hiç karşılaştırma diyeceğim ama bu mümkün değil, biliyorum.
8- Cesareti olmayan, bencil, ukala, kendini beğenmiş, seven ama sevgisinin arkasında duramayan korkak, öz güveni yerle yeksan dolanan ve bu özellikleri yüzünden hemcinslerimi üzen Behlül kılıklı tüm erkeklere Esra- Ceyda kardeşler gibi sevgili ver Allah’ım.
Âmin.
Neyse benim istekler bitmez, bu liste uzar da uzar, bu kız kaçar.
KALBİ SOĞUK OLANIN AĞZINDAN SICAK SÖZ ÇIKMAZMIŞ
Sonuç; Evet kanın kalbe geri dönüşümünde, o döngüsel mekanizmada bir hızlanma söz konusu oldu. Spor sonrası iç huzur sağlandı, ter atılarak gereksiz toksinlere de güle güle denilerek bedensel olan o dış huzur da sağlandı.
Deneğin yorumu; Bu fiziksel aktivite süreklilik kazanıp bir yaşam biçimi haline gelirse, kesinlikle manen o soğuk olan yüreği ısıtmada bir ön hazırlık evresi oluşturulabilir. Unutmadan sporun çok önemli bir yararı daha var ki, bu bir kadının kendini ruhen iyi hissetmesinde belkide listenin en başında yer alan” fazla kilolara elveda” maddesidir.
Evet, sporumuzu yapıp, silkelenip kendimize geldikten sonra sırada ne var; kalbimize atılan ve düşlerimizi kırıp geçirerek hayal kırıklıklarına neden olan o taşları temizlemek. Hani bu arada da içimden o taşları atan eller kırılsın gibi garip sloganlar atmak da gelmiyor değil.
Neyse holigan bir ruha sahip olan iç sesimi de bastırarak devam ediyorum yazmaya. Her ne kadar içten, taş atan ellerin kırılmasına dair dileklerde bulunsak da aslında bunların içten değil sadece öfkeli ruh haline geçişte ki istemsiz beddualar olduğunun farkına varıyor insan, o taşları söküp atmaya çalışırken ruhundan. Bir süre önce zihnin bir köşeye mi savrulmuş yüreğinse savrulamadan tuz buz mu olmuş, unutmuşsun..O yıkıma neden olan taşları atmakta zorlanırken farkına varırsın, ne kadar acı yaşatsa da, geçmişine sadık kaldığını. Oysa yapılan yanlış işte tam da burada ortaya çıkıyor. Gereksiz bir geçmişe bağlı kalmak… Yapılan bu hata hayallerin sıcaklığını yitirmesine dolayısıyla yüreğin de soğuyup buz olmasına neden oluyor. Sakın geriye dönüp bakma demiyorum ben. Aksine bakacaksın, bakacaksın ki ders alacaksın. Bu iç yıkıma neden olan durumun ileride nüksetmemesi için kendini koruyup kollayacaksın. Zira önümüzde ki maçlara bakarken, geçmiş maçlara da bakıp ders almak gerekmez mi?
Son olarak benim için en önemli noktayı vurgulamak isterim. Kalbin soğuksa ve bu yüzden dudaklarına sıcak cümleler dökülmüyorsa yüreğinden ve zihninden, bir başkasında bulmaya çalışma çareyi. Tek başına, hiçbir yere tutunmadan ayağa kalkabilirsen, içinde ki sıcak-soğuk savaşların kazananını sen belirlersin. Unutmamak gerek ki kendimize panzehir yine biziz.